Bir zamanların şenlikli, belki de bazen, ses ve karmaşanın merkezi olmasından bıkılmış eski bir ev. Karşıda dağlar, diğer köyler; sağ tarafta o tanıdık elma ağacı.
Kapının girişinde, güneşi yolcu eden ev sahibi gibi bir bekleyiş var.
Ailedeki yaşlılar teker teker göçüyorlar bu diyardan, kalanlar ise yaşlanıyor. Genç nesil, başka şehirler seçiyor, hayatını sürdürmek için. Ve sonuçta kaçınılmaz bir yalnızlık ve ıssızlık yeri oluyor buralar. Kalabalık, eğlenceli sofraların kurulduğu o ev olmaktan artık çok uzak.
Bahsettiğim bir köy evi, bizim köyde bulunan. Dün gece, ansızın bir rüyanın ortasında, kendimi orada buldum. O kadar sessizdi ki, ürktüm. Aslında ben korkmazdım sessizlikten. Belki de korkutan sessizlik değil, oraların bu hale gelmesiydi. Yani delicesine akıp geçen zaman korkuttu beni. Ne çabuk geçmişti onca yıl, hiç farkına varmadan. Her şey nasılda hızla uzağımızda kalmıştı.
Annem mesela. Ben hep aynı yaşta, hep aynı görünüşte kalacak sanırdım annemi. İğneye iplik geçirmekte zorlandığında ya da bir şey yapabilmek için gözlüğe gereksinim duymaya başladığında, durup "buralara ne zaman vardık ki?" diye sormuştum kendime. Bilmiyordum, bilmiyorduk. Hiçbirimiz farkında değildik çünkü. Ama zaman geçiyordu. En sıkıcı anlarda geçmiyormuş gibi gelmesine rağmen hem de. Şimdi neyin hesabı bu tuttuğum, onu da bilmiyorum.
Kimliği belirsiz yarınların hapsettiği bir gelecek var önümde. Yeni bir yıl daha geliyor yine. Unutmadığım, unutamadığım, yaşadığım her şey heybemde. Yeni umutlar, yeni heyecanlar düşlüyorum şu gelen yılın arifesinde.
Umarım düşlerimiz kadar özgür ve mutlu yeni zamanlar ayırabiliriz kendimize, geçen yılda olduğu gibi çok geç kalmadan. Unutmayın, bu yıl da yine çok hızlı akacaktır zaman.
Aralık/2007
26 Aralık 2007 Çarşamba
22 Aralık 2007 Cumartesi
Bayramlar bayram olsa...
Kimsenin anlam veremediği bakışlar, alabildiğine bir deniz manzarasında dolanan. Aranan bir bayram havası, bayram kokusu.
Bir omuza yaslamak varken, bir vapurun penceresine dayadığı dirseğinden güç alan ellerine yasladığı başını, bir bayram coşkusuyla kaldırmak isterdi o da, yastığından. Ama olmuyordu nicedir. Gidilemeyen, uzakta bir yer gibi duymak istediği heyecan. "Yol yokuş, yük ağır", istese de gidemiyor insan.
Cıvıl cıvıl ama birbirine aman vermeyen üç küçük arkadaş var yanımızda. Anneleri, muhtemelen arada bir, "büyüselerde biraz rahatlasak" diyorlardı. Ama büyüdükçe, onlar çocuk sevinçlerinden uzaklaşacak, anneleri ise daha başka ve belki daha zor problemlerle karşılaşacaklardı. Onun ise tek bildiği, bayramın artık sadece bu ufaklıkları mutlu ettiğiydi. Belki yokluk, yoksunluk; belki yalnızlık, uzaklık; belki de daha başka nedenlerden tadı yoktu bayramların.
"Hiçbir zaman hayat bayram olmadı
ya da her nefes alışımız bayramdı." diye mırıldandı içinden.
Ya herşey manasız, tadsız; herkes mutsuzdu ya da dün izlediği mahkumlarla yapılan röportajda farkettiği gibi, özgürce aldığı her nefes bayramdı.
Bir apartmanda çaldıkları kapıdan, çikolata ya da şekerle değil, harçlıkla ayrılan çocukların neşeli fısıldaşmaları; yeni kıyafetlerinin mutlulukları sadece, bize bayram olduğunu anımsatan. "Bayram" hala çok neşeli ve mutlu bir kelime. Ah bir de bayramlar bayram olsa...
Aralık/2007
Bir omuza yaslamak varken, bir vapurun penceresine dayadığı dirseğinden güç alan ellerine yasladığı başını, bir bayram coşkusuyla kaldırmak isterdi o da, yastığından. Ama olmuyordu nicedir. Gidilemeyen, uzakta bir yer gibi duymak istediği heyecan. "Yol yokuş, yük ağır", istese de gidemiyor insan.
Cıvıl cıvıl ama birbirine aman vermeyen üç küçük arkadaş var yanımızda. Anneleri, muhtemelen arada bir, "büyüselerde biraz rahatlasak" diyorlardı. Ama büyüdükçe, onlar çocuk sevinçlerinden uzaklaşacak, anneleri ise daha başka ve belki daha zor problemlerle karşılaşacaklardı. Onun ise tek bildiği, bayramın artık sadece bu ufaklıkları mutlu ettiğiydi. Belki yokluk, yoksunluk; belki yalnızlık, uzaklık; belki de daha başka nedenlerden tadı yoktu bayramların.
"Hiçbir zaman hayat bayram olmadı
ya da her nefes alışımız bayramdı." diye mırıldandı içinden.
Ya herşey manasız, tadsız; herkes mutsuzdu ya da dün izlediği mahkumlarla yapılan röportajda farkettiği gibi, özgürce aldığı her nefes bayramdı.
Bir apartmanda çaldıkları kapıdan, çikolata ya da şekerle değil, harçlıkla ayrılan çocukların neşeli fısıldaşmaları; yeni kıyafetlerinin mutlulukları sadece, bize bayram olduğunu anımsatan. "Bayram" hala çok neşeli ve mutlu bir kelime. Ah bir de bayramlar bayram olsa...
Aralık/2007
12 Aralık 2007 Çarşamba
Ayrılık...
Dinlediğim bir ayrılık hikayesinin yansımasıdır yazdıklarım. Sahibine ithafen...
Başka yollar düşlüyormuşuz seninle, bambaşkaymış isteklerimiz. Halbuki en başında, baktığımız farklı yönlerin buluşacağı renkli bir hayat resmi yapabileceğimizi ummuştum. Daha doğrusu bunu beraber umuyoruz sanmıştım. Anladım ki, bu resmi sadece ben boyamışım.
Büyük hatalarım oldu benim. Sadece sevgi yeter, seni bu kadar seviyorken bütün problemler geçer sanmıştım. Oysa ne aptalmışım. İlişkiyi başlatmak için verdiğin mücadeleyi, yaşadığımız her anda yüzüme vurmuşsun sen, bunun öcünü alır gibi davranmışsın. Seninleyken herşeyi erteliyordum ben, sana olan kızgınlıklarımı bile ertelemişim, kızamamışım sana.
Tanıdığım; akan, dökülen yerlerini bildiğim bir sığınak sanmışım seni. "Yanlış anlamışsındır." diyor, seni tanıyan herkes. Tıpkı benim gibi sana güveniyorlar. Keşke bu kadar basit olsa herşey. Birgün yaşadığım herşeye bu kadar yabancı kalabileceğimi tahmin bile edemezdim. Neden biriktirmişim ki bu kadar şeyi.
Mücadelenin de, mutluluğun da tek başına yaşandığı bir ilişkiymiş bizimki. Maalesef ki, herşeye rağmen özlüyorum seni, ne acı.
Sevgimle yaşadıklarımın kıskacında geçiriyorum günlerimi. Neye mal olursa olsun, bitmeli içimde bulunan sevgin. Kolay kazanılmış paralar gibi kolay harcamak, tüketmek istiyorum. Yok etmek istiyorum, bir daha hiç bulunmamacasına. Bir yandan da sinir olduğun, kızdığın şeyleri yapmak; canını yakmak istiyorum.
Nedir bu karmaşa, ne hale getirdin beni? Tanıyamıyorum artık kendimi. Göremiyorum baktığım aynalarda, bulamıyorum söylediğim kelimelerde ya da davranışlarımda.
Hiç bana benzemiyor yokluğundan arttırdığım halim.
Senden ayrılmak, çok zormuş be sevgilim!
Aralık/2007
Başka yollar düşlüyormuşuz seninle, bambaşkaymış isteklerimiz. Halbuki en başında, baktığımız farklı yönlerin buluşacağı renkli bir hayat resmi yapabileceğimizi ummuştum. Daha doğrusu bunu beraber umuyoruz sanmıştım. Anladım ki, bu resmi sadece ben boyamışım.
Büyük hatalarım oldu benim. Sadece sevgi yeter, seni bu kadar seviyorken bütün problemler geçer sanmıştım. Oysa ne aptalmışım. İlişkiyi başlatmak için verdiğin mücadeleyi, yaşadığımız her anda yüzüme vurmuşsun sen, bunun öcünü alır gibi davranmışsın. Seninleyken herşeyi erteliyordum ben, sana olan kızgınlıklarımı bile ertelemişim, kızamamışım sana.
Tanıdığım; akan, dökülen yerlerini bildiğim bir sığınak sanmışım seni. "Yanlış anlamışsındır." diyor, seni tanıyan herkes. Tıpkı benim gibi sana güveniyorlar. Keşke bu kadar basit olsa herşey. Birgün yaşadığım herşeye bu kadar yabancı kalabileceğimi tahmin bile edemezdim. Neden biriktirmişim ki bu kadar şeyi.
Mücadelenin de, mutluluğun da tek başına yaşandığı bir ilişkiymiş bizimki. Maalesef ki, herşeye rağmen özlüyorum seni, ne acı.
Sevgimle yaşadıklarımın kıskacında geçiriyorum günlerimi. Neye mal olursa olsun, bitmeli içimde bulunan sevgin. Kolay kazanılmış paralar gibi kolay harcamak, tüketmek istiyorum. Yok etmek istiyorum, bir daha hiç bulunmamacasına. Bir yandan da sinir olduğun, kızdığın şeyleri yapmak; canını yakmak istiyorum.
Nedir bu karmaşa, ne hale getirdin beni? Tanıyamıyorum artık kendimi. Göremiyorum baktığım aynalarda, bulamıyorum söylediğim kelimelerde ya da davranışlarımda.
Hiç bana benzemiyor yokluğundan arttırdığım halim.
Senden ayrılmak, çok zormuş be sevgilim!
Aralık/2007
10 Aralık 2007 Pazartesi
Ne geçmiş tükendi, ne yarınlar...
11 Aralık...
Aslında bir farkı yok diğer günlerden. Benim için mahsup etme zamanı, kötülükleri iyiliklerden.
Bir envanter çıkardım, geçen yılıma ait. Giderek daha garip bir hal alıyor doğum günleri. Hayır, yaş korkusu değil; belki de henüz değil demeliyim. Önceden beklentilerim olurdu özel günlere dair. Farkettim ki, artık hiçbirşey beklemiyorum. Belki de bu yüzden, ilk defa bir doğum günü pastasını üflemek, benim için sürpriz oldu ve gördüğümde, ağlamaklı oldum.
Keşkeler, acabalar, belkiler, imkansızlar; vuruşup, yenişmeye çalışıyorlar aklımda. Bak bir yıl ne de çabuk geçti, bu kadar karmaşaya zaman yok aslında. Anlayamasamda neden bu acele, bende sürükleniyorum esen rüzgarla.
Doğum günleri, uzun yolculukların ihtiyaç molaları gibi artık. Ya da soluk soluğa yürünmüş yolların, nefes alma araları. Kaldığım yerden devam ederken; bana güç, mutluluk veren, gördüğüm bütün güzel yüzlere, teşekkürü bir borç bilirim. İyi ki varsınız, iyi ki...
Aralık/2007
Aslında bir farkı yok diğer günlerden. Benim için mahsup etme zamanı, kötülükleri iyiliklerden.
Bir envanter çıkardım, geçen yılıma ait. Giderek daha garip bir hal alıyor doğum günleri. Hayır, yaş korkusu değil; belki de henüz değil demeliyim. Önceden beklentilerim olurdu özel günlere dair. Farkettim ki, artık hiçbirşey beklemiyorum. Belki de bu yüzden, ilk defa bir doğum günü pastasını üflemek, benim için sürpriz oldu ve gördüğümde, ağlamaklı oldum.
Keşkeler, acabalar, belkiler, imkansızlar; vuruşup, yenişmeye çalışıyorlar aklımda. Bak bir yıl ne de çabuk geçti, bu kadar karmaşaya zaman yok aslında. Anlayamasamda neden bu acele, bende sürükleniyorum esen rüzgarla.
Doğum günleri, uzun yolculukların ihtiyaç molaları gibi artık. Ya da soluk soluğa yürünmüş yolların, nefes alma araları. Kaldığım yerden devam ederken; bana güç, mutluluk veren, gördüğüm bütün güzel yüzlere, teşekkürü bir borç bilirim. İyi ki varsınız, iyi ki...
Aralık/2007
5 Aralık 2007 Çarşamba
Koru Beni...
Sokaktan, anneye söz verildiği saatlerde dönülmeyen zamanlar. Oyunun tadına doyulamadığı güzel zamanlar hani.
Annem, "saat kaç oldu, nerdesiniz?" deyip içeri girdikten sonra, kuzu kuzu evin yolunu tutarken; kapıyı çalmadan, ufaktan bir tartışma başlatırdık kardeşimle aramızda. Önceden konuşulmuş olmamasına rağmen, imzalanan bir antlaşmanın gereği gibi, birbirimize atılan bir bakış, "koru beni" demek gibiydi. Bir tartışma yaratırsak, eve geç girmiş olmamızın önemini yitireceğini düşünerek, söylerdik içimizdekileri bir güzel. O duygu dün yaşanmış gibi taze hala. Bir kokuyu almak ister gibi, gözlerimi kapatıp arandığımda bulduğum.
"Koru beni", bir savaş filminin repliği gibi duruyor daha çok. Koruma, savunma refleksiyle bütünleşmiş biri olarak, bana öyle gelmesi doğal belki de. Ama sevgiyle söylenmiş olanına gıpta ediyorum yine de.
"...
Gün gibi aşikar, zaman kadar çaresiz
Umulmadık zamanlardır katilim.
Farkına varmadan çoğalırken dertlerim,
Tüm bunlardan koru beni.
...
Acımasız sonbahardan, içimdeki korkulardan,
Paramparça sevdalardan koru beni." diyor şarkı.
İçimde görünmeyen bir yere sakladığım korunma istemini harekete geçiriyor okuduğumda. Hayalini kurduklarımı seriyor göz önüne. Filmlerden, kitaplardan, şarkılardan biriktirdiklerimi de katıyor ardına, yakınlaştıkça çoğalan bir çığ oluyor.
Tutunacak bir dal aramak gibi bu. Kötü bir günün tam ortasındayken, sevdiğin birini ya da kavuşmayı beklediğin mutlu bir haberi düşünmek gibi. Kötülüklerden korunmak için, sevdiğin şeylere sığınmak gibi.
Bir daha ne zaman bunu söyleyecek kadar güvenip, üstüne de sevgimi katacağım acaba?
Çok mu imkansız?
Yapmayın, bu kadar acımasız olmayın...
Aralık/2007
Annem, "saat kaç oldu, nerdesiniz?" deyip içeri girdikten sonra, kuzu kuzu evin yolunu tutarken; kapıyı çalmadan, ufaktan bir tartışma başlatırdık kardeşimle aramızda. Önceden konuşulmuş olmamasına rağmen, imzalanan bir antlaşmanın gereği gibi, birbirimize atılan bir bakış, "koru beni" demek gibiydi. Bir tartışma yaratırsak, eve geç girmiş olmamızın önemini yitireceğini düşünerek, söylerdik içimizdekileri bir güzel. O duygu dün yaşanmış gibi taze hala. Bir kokuyu almak ister gibi, gözlerimi kapatıp arandığımda bulduğum.
"Koru beni", bir savaş filminin repliği gibi duruyor daha çok. Koruma, savunma refleksiyle bütünleşmiş biri olarak, bana öyle gelmesi doğal belki de. Ama sevgiyle söylenmiş olanına gıpta ediyorum yine de.
"...
Gün gibi aşikar, zaman kadar çaresiz
Umulmadık zamanlardır katilim.
Farkına varmadan çoğalırken dertlerim,
Tüm bunlardan koru beni.
...
Acımasız sonbahardan, içimdeki korkulardan,
Paramparça sevdalardan koru beni." diyor şarkı.
İçimde görünmeyen bir yere sakladığım korunma istemini harekete geçiriyor okuduğumda. Hayalini kurduklarımı seriyor göz önüne. Filmlerden, kitaplardan, şarkılardan biriktirdiklerimi de katıyor ardına, yakınlaştıkça çoğalan bir çığ oluyor.
Tutunacak bir dal aramak gibi bu. Kötü bir günün tam ortasındayken, sevdiğin birini ya da kavuşmayı beklediğin mutlu bir haberi düşünmek gibi. Kötülüklerden korunmak için, sevdiğin şeylere sığınmak gibi.
Bir daha ne zaman bunu söyleyecek kadar güvenip, üstüne de sevgimi katacağım acaba?
Çok mu imkansız?
Yapmayın, bu kadar acımasız olmayın...
Aralık/2007
30 Kasım 2007 Cuma
Benzeşme...
Oturduğumuz semt dışına çıkmaya yeni yeni başladığımız zamanlarda, bir arkadaşımla sultanahmete, babasının işyerini ziyaret bahanesiyle gezmeye gitmiştik. Birde onun kardeşi vardı yanımızda. Sultanahmet malum, turist yeri. Otobüste sanırım iki turist vardı yanımızda, konuşuyorlardı kendi aralarında. En sonunda biri kahkahayı patlattı. O zamanlar ilkokula giden ufaklık; "e abla bunlar bizim gibi gülüyorlar?" demişti. O zaman değil ama şimdi düşündüğümde, kurduğu mantığa gülüyorum. Bizim gibi konuşmayanlar, bizim gibi gülmezler. :)
Görünürde farklı hayatlar yaşadığımız insanlarla, aynı şeylerden muzdarip olup, aynı şeylere üzülüyor olmamız da benim kuramadığım bir mantıkmış meğer. İnsan öyle kapalı bir kutu ki, asla dışından açılmıyor. Sadece açtığınızı sanıyorsunuz bazen. Neticede er ya da geç anlıyorsunuz gerçeği.
İstediğiniz kadar insan sarrafı olmuş olun, genel hatlarıyla anlarsınız belki ama, karşınızdaki insan kendini tanıtmak istemiyorsa, karmaşaya dönüşüyor herşey.
-"Samimiyetin ve dürüstlüğün, ben burdayım! diyor, anlamamak aptallık olur" demişti biri.
-"Mecburiyetten dürüstlük benimki" demiştim. "Başka türlüsünü bilmediğim, beceremediğim için."
-"Canım çok yanıyor. Böylesini hiç düşünmedim, ihtimal bile vermedim" demişti.
Bana anlatmamış olsa, sorsanız; "böyle bir acıya yer vermez kendinde" derdim, bilemezdim yani. Onun ihtimal vermedikleri gibi, bende ondaki bu acıya ihtimal vermezdim.
-"Ne garip değil mi, bize acı çektirenlerde bu dünyadalar ama biz hala çok kalabığız" demiştim. Sonra farkettim ki, taraflı bakıyorum olaya. Yani gördüğümüz canımızı acıtanlar. Peki ya, canını acıttıklarımız neredeler?
Bir yandan acı çekerken, diğer yandan acı çektirebiliyor insan. Herkes hem suçlu, hem mağdur. Oranları farklı belki ama kimse sonsuz bir masumiyete sahip değil.
"Hak değirmende kaldı." derdi anneannem, masumiyette çocuklukta. Doğrudur işte, "biz büyüdük ve kirlendi dünya."
Kasım/2007
Görünürde farklı hayatlar yaşadığımız insanlarla, aynı şeylerden muzdarip olup, aynı şeylere üzülüyor olmamız da benim kuramadığım bir mantıkmış meğer. İnsan öyle kapalı bir kutu ki, asla dışından açılmıyor. Sadece açtığınızı sanıyorsunuz bazen. Neticede er ya da geç anlıyorsunuz gerçeği.
İstediğiniz kadar insan sarrafı olmuş olun, genel hatlarıyla anlarsınız belki ama, karşınızdaki insan kendini tanıtmak istemiyorsa, karmaşaya dönüşüyor herşey.
-"Samimiyetin ve dürüstlüğün, ben burdayım! diyor, anlamamak aptallık olur" demişti biri.
-"Mecburiyetten dürüstlük benimki" demiştim. "Başka türlüsünü bilmediğim, beceremediğim için."
-"Canım çok yanıyor. Böylesini hiç düşünmedim, ihtimal bile vermedim" demişti.
Bana anlatmamış olsa, sorsanız; "böyle bir acıya yer vermez kendinde" derdim, bilemezdim yani. Onun ihtimal vermedikleri gibi, bende ondaki bu acıya ihtimal vermezdim.
-"Ne garip değil mi, bize acı çektirenlerde bu dünyadalar ama biz hala çok kalabığız" demiştim. Sonra farkettim ki, taraflı bakıyorum olaya. Yani gördüğümüz canımızı acıtanlar. Peki ya, canını acıttıklarımız neredeler?
Bir yandan acı çekerken, diğer yandan acı çektirebiliyor insan. Herkes hem suçlu, hem mağdur. Oranları farklı belki ama kimse sonsuz bir masumiyete sahip değil.
"Hak değirmende kaldı." derdi anneannem, masumiyette çocuklukta. Doğrudur işte, "biz büyüdük ve kirlendi dünya."
Kasım/2007
29 Kasım 2007 Perşembe
Bağlamanın telinde bir çift söz...
Çok uğultucu bir sessizlik, içinde bulunduğum. İnsanlar kendi iç seslerini susturmak için çok konuşurlarmış. E bende çok konuşan bir yapıya sahip olmayınca, yankılarıyla aman vermiyor bu sessizlik. Ne olduğunu anlayıp, hiçbirşey yapamamaksa bundan daha zararlı. "Anlamak çözmeye yetmez" diyor Bülent abim, yetmiyor...
Her yara, açıldığı andan itibaren iyileşmeye başlarmış. Açık yaraya dezenfekte için sürülen, yakar ve yakması iyiye işarettir, mikrop kırılır. Yanıyor işte yara. İyi mi şimdi yanması?
Yürüyorum. Hava soğuk, gökyüzü gece karası, sokaklar kalabalık. Kafamdakiler dağılsın diye yürüyorum. Belki ilk defa yürüdükçe daha çok gömülüyorum düşüncelere. Kararlar aldım, caydım. Tespitlerde bulundum, sonra yalanladım. Suçlular buldum, akladım. İnsan kendiyle nasıl kavga eder, yeniden duyumsadım. Sonra yine hiçbirşey düşünmemek, herşeyden uzak kalmak istedim.
Hepsinin üstünü örtmeye karar verdim sonunda. Bir konser salonunda kurtulmayı denedim düşüncelerimden. Bağlamanın sesinde açığa çıktılar birer birer. Hepsi ortaya saçılınca, bir zincirin halkaları gibi peşi sıra gelen şeylerle karşılaşınca, daha bir ağır hissettim kendimi.
"Söğüdün yaprağı narindir narin
İçerim yanıyor, dışarım serin."
Ne güzeldir bu türküde Zeynep olmak. Sevmem aslında hiç zeynep ismini. İsimlere anlam yükleyen, o isimlerle tanıdıklarımızdır. Sevimsizdir bu yüzden, benim için bu isim. Ama bu türküyü, hele de Erkan Oğur-İsmail H.Demircioğlu ikilisinden dinliyorsam, üstüme alınmak istiyorum hep. Güzelliği soyunda sorgulanan zeynep olmak istiyorum. Yani güzelliğin sadece, kaşta, gözde; boyda, posta sorgulanmadığı; temiz bir sevginin zeynebi olmak. Ne diyordu şiir,
"Ne renk olursa olsun, kaşın gözün,
Karşındakinin gördüğüdür rengin."
En dar vakitlerde, kimse görmesin diye alelacele sakladığım anıları buldum söylenen türkülerde. Yad ettim ve ne çok şeyin değiştiğini farkettim. Tükenenleri, tükettiklerimi yeniden gözden geçirdim. Konser bittiğinde, her dinlediğimde yeniden hatırlayayım diye, bıraktım yerlerine karşıma çıkanları. Bir kendimi aldım salondan çıkarken, yine başbaşaydık...
Kasım/2007
Her yara, açıldığı andan itibaren iyileşmeye başlarmış. Açık yaraya dezenfekte için sürülen, yakar ve yakması iyiye işarettir, mikrop kırılır. Yanıyor işte yara. İyi mi şimdi yanması?
Yürüyorum. Hava soğuk, gökyüzü gece karası, sokaklar kalabalık. Kafamdakiler dağılsın diye yürüyorum. Belki ilk defa yürüdükçe daha çok gömülüyorum düşüncelere. Kararlar aldım, caydım. Tespitlerde bulundum, sonra yalanladım. Suçlular buldum, akladım. İnsan kendiyle nasıl kavga eder, yeniden duyumsadım. Sonra yine hiçbirşey düşünmemek, herşeyden uzak kalmak istedim.
Hepsinin üstünü örtmeye karar verdim sonunda. Bir konser salonunda kurtulmayı denedim düşüncelerimden. Bağlamanın sesinde açığa çıktılar birer birer. Hepsi ortaya saçılınca, bir zincirin halkaları gibi peşi sıra gelen şeylerle karşılaşınca, daha bir ağır hissettim kendimi.
"Söğüdün yaprağı narindir narin
İçerim yanıyor, dışarım serin."
Ne güzeldir bu türküde Zeynep olmak. Sevmem aslında hiç zeynep ismini. İsimlere anlam yükleyen, o isimlerle tanıdıklarımızdır. Sevimsizdir bu yüzden, benim için bu isim. Ama bu türküyü, hele de Erkan Oğur-İsmail H.Demircioğlu ikilisinden dinliyorsam, üstüme alınmak istiyorum hep. Güzelliği soyunda sorgulanan zeynep olmak istiyorum. Yani güzelliğin sadece, kaşta, gözde; boyda, posta sorgulanmadığı; temiz bir sevginin zeynebi olmak. Ne diyordu şiir,
"Ne renk olursa olsun, kaşın gözün,
Karşındakinin gördüğüdür rengin."
En dar vakitlerde, kimse görmesin diye alelacele sakladığım anıları buldum söylenen türkülerde. Yad ettim ve ne çok şeyin değiştiğini farkettim. Tükenenleri, tükettiklerimi yeniden gözden geçirdim. Konser bittiğinde, her dinlediğimde yeniden hatırlayayım diye, bıraktım yerlerine karşıma çıkanları. Bir kendimi aldım salondan çıkarken, yine başbaşaydık...
Kasım/2007
26 Kasım 2007 Pazartesi
Yine mi?
Bir insan neden yapar bunu kendine? Sonu gelmeyecek, ne mantık, ne tarih tutmayacak şeylerin peşinden, niye böylesine gidesi gelir?
En ufak bir davranışını bir hüzün bulutuna çevirip, içine dolup taşan bu ağlama isteğiyle kıvranıp durmak, ne kazandırır insana? Her defasında aynı yollardan geçiyorsun. Öğrenmiş olman gerek artık, virajlarını, eğimini, engebesini, seni zorlayan şartlarını. Yetmedi mi bugüne kadar yaşadıkların, yorulmadın mı?
Vazgeç ne olur. Bari bu sefer acı çekmeden vazgeç. Yine en çok sen acı çekecek, yine yalnızlığına yenik döneceksin. Yapamayacağın kararlar almana sebep olan, kızgınlık, kırgınlıklar yaşayacağın sonlara ulaşmadan, kalbin daha fazla hırpalanmadan, gözyaşlarını içine akıtmak mecburiyetinde kalmadan vazgeç.
Şimdi ufak sıyrıklarla atlatabileceğin bu badireyi, ilerletirsen, bir yıkımla altında kalacağın tehlikeli yüksekliklere ulaşacak. Önlemlerini al, koru kendini olacaklardan.
Daha şimdiden yutkunurken yakıyor düşündüklerin. İçine yayılan gereksiz bir ağrı var.
Yine mi aynı şeyler, hayır olmamalı. Bile bile lades değil artık gerekli olan. Şimdi böyle olmamalı, bunu aklına takmamalısın. Başka şeyler düşünmeli, bundan biran önce kurtulmalısın...
Kasım/2007
En ufak bir davranışını bir hüzün bulutuna çevirip, içine dolup taşan bu ağlama isteğiyle kıvranıp durmak, ne kazandırır insana? Her defasında aynı yollardan geçiyorsun. Öğrenmiş olman gerek artık, virajlarını, eğimini, engebesini, seni zorlayan şartlarını. Yetmedi mi bugüne kadar yaşadıkların, yorulmadın mı?
Vazgeç ne olur. Bari bu sefer acı çekmeden vazgeç. Yine en çok sen acı çekecek, yine yalnızlığına yenik döneceksin. Yapamayacağın kararlar almana sebep olan, kızgınlık, kırgınlıklar yaşayacağın sonlara ulaşmadan, kalbin daha fazla hırpalanmadan, gözyaşlarını içine akıtmak mecburiyetinde kalmadan vazgeç.
Şimdi ufak sıyrıklarla atlatabileceğin bu badireyi, ilerletirsen, bir yıkımla altında kalacağın tehlikeli yüksekliklere ulaşacak. Önlemlerini al, koru kendini olacaklardan.
Daha şimdiden yutkunurken yakıyor düşündüklerin. İçine yayılan gereksiz bir ağrı var.
Yine mi aynı şeyler, hayır olmamalı. Bile bile lades değil artık gerekli olan. Şimdi böyle olmamalı, bunu aklına takmamalısın. Başka şeyler düşünmeli, bundan biran önce kurtulmalısın...
Kasım/2007
Tanımlama...
Sabah güneşi ardımda, yansıyan gölgem uzun sokakta. Evet, bu gölge bana ait. Saçları toplanmış, eli çenesinde. Gölgesinden bile tanıdığım insanlar var benimde.
Bir insanı kokusundan, gölgesinden, uzaktan gelen sesinden, kapıyı çalışından, yazdığı kelimeden, söyleyiş biçiminden tanıyabilmek, nasıl güven verici ve sevgi dolu değil mi?
Çocukken misafirliğe gittiğimiz bir yerden ayrılacakken, paltosunu istemişti dedem. İçeride bir sürü palto vardı, yatak üstünde sıralanmış. Olabileceğini tahmin ettiğim bir tanesini alıp, koklamıştım. Evet, dedem kokuyordu. İnsanların kendilerine has kokularının o zaman farkına varmış, onu uyutmayı bıraktığında, annemin kıyafetleriyle uyuyan kardeşimi görünce de bu farkındalığı perçinlemiştim.
Bir beyaz kağıda elimi koyup, çizdiğim şekil kadar tanıdıklarım ve tanındıklarım da var elbet. Ne zor şey kendini anlatmak. Hele de benim gibi yanlış anlaşılmalardan korkan biri için.
Bazen, hiç tanımadığım bir yerde, yapayalnız olmak gibi dileklerim oluyor. Ama "neyin var, durgunsun?" diyecek birinin olmadığı bir yer ve bu durum, insanın tahammül edebileceği bir yalnızlık mı acaba?, diye de düşünüyorum bir yandan.
İçimin kapılarını ardına kadar açıp, içeride ne varsa, ne için ne düşünüyorsam saklamadan, yanlış anlaşılır mıyım diye düşünmeden anlatabileceğim; "kötüyüm" dediğimde yanımda bulduğum bir dostun tanıdıklığından nasıl vazgeçer, buna nasıl ihtiyaç duymaz insan söylesenize.
Gül peşinde koşarken ezilen papatyalar gibi olmasın, yanımızda yöremizde varolanlar. Hatta içimizde bulunanlar.
Kasım/2007
Bir insanı kokusundan, gölgesinden, uzaktan gelen sesinden, kapıyı çalışından, yazdığı kelimeden, söyleyiş biçiminden tanıyabilmek, nasıl güven verici ve sevgi dolu değil mi?
Çocukken misafirliğe gittiğimiz bir yerden ayrılacakken, paltosunu istemişti dedem. İçeride bir sürü palto vardı, yatak üstünde sıralanmış. Olabileceğini tahmin ettiğim bir tanesini alıp, koklamıştım. Evet, dedem kokuyordu. İnsanların kendilerine has kokularının o zaman farkına varmış, onu uyutmayı bıraktığında, annemin kıyafetleriyle uyuyan kardeşimi görünce de bu farkındalığı perçinlemiştim.
Bir beyaz kağıda elimi koyup, çizdiğim şekil kadar tanıdıklarım ve tanındıklarım da var elbet. Ne zor şey kendini anlatmak. Hele de benim gibi yanlış anlaşılmalardan korkan biri için.
Bazen, hiç tanımadığım bir yerde, yapayalnız olmak gibi dileklerim oluyor. Ama "neyin var, durgunsun?" diyecek birinin olmadığı bir yer ve bu durum, insanın tahammül edebileceği bir yalnızlık mı acaba?, diye de düşünüyorum bir yandan.
İçimin kapılarını ardına kadar açıp, içeride ne varsa, ne için ne düşünüyorsam saklamadan, yanlış anlaşılır mıyım diye düşünmeden anlatabileceğim; "kötüyüm" dediğimde yanımda bulduğum bir dostun tanıdıklığından nasıl vazgeçer, buna nasıl ihtiyaç duymaz insan söylesenize.
Gül peşinde koşarken ezilen papatyalar gibi olmasın, yanımızda yöremizde varolanlar. Hatta içimizde bulunanlar.
Kasım/2007
Kaydol:
Yorumlar (Atom)












.jpg)
