Küçük bir çocuğun tatlı gülümseyişini andıran, gülümseten bir günaydına sığınmak istediğim zamanlarda, yoksun yanımda. Hani aklıma, o ana kadar üşüşmüş yerli-yersiz, gerekli-gereksiz onlarca şeyi anlatmak isterken, bunu nasıl yapacağımı bilemediğim zamanlarda olduğu gibi.
Otobüste, bir dalgınlıkla iliştiğim ama insanlarla yüzyüze olma durumundan dolayı sevmediğim dörtlü koltuklara oturduğumda; aklıma gelen komik, üzücü, sinirlendirici şeylerden ve kendiyle kavga halindeki düşüncelerden sonra, "biri aklımı okuyabilse ne gülerdi." diyorken; çevirdiğim bakışlarımın karşılaştığı gülümseyen bakışa "yok artık" dediğim zamanlarda, yoksun aklımda.Adımı seslenen annemin, efendim deyip beklememe karşılık, çoktan başka birşeyle ilgilenmeye başlamış olduğu zamanlarda olduğu gibi.
Boş anlarımda canlanan hayallerimin bir yerinde sana rastlıyor olmama ve aynı anda kafamı sallayarak, uzaklaştırmaya çalışır gibi "onu düşünmemeliyim." dediğim, her seferinde yenildiğim zamanlarda olmadığı gibi belki de.
Kendimi tekrar ediyorum hep ve nedense her seferinde şaşırıyorum buna. Sen bilmiyorsun gerçi ya. Boşver, bilmemen en iyisi. Çünkü bir yokluk hali seni fikrime düşüren, sadece bir yokluk hali.
Şimdi, senin dışında aklımdaki herşeyi yeniliyorum. Bolca ümit, umut depoluyorum hücrelerime. Başka şeyler düşlüyorum.
Ve bu sefer, başarabileceğimi umuyorum.
Ocak/2008
23 Ocak 2008 Çarşamba
21 Ocak 2008 Pazartesi
Pollyanna ve diğerleri...
Mutluluk nedir ya da nerededir? Herkesin ayrı ayrı tarifleri vardır muhakkak. Kimimiz sadece tarifini yaptığı anlarda yaşayabilirken o duyguyu, kimisi hayatının merkezine oturtuyor. Tıpkı pollyanna gibi.
Sevimsiz ve çokça sinir bozucu bir kendini kandırma haline, mutluluk deniyor olmasına ne kadar sinir oluyorum bir bilseniz. Ama bilmiyorum da doğrusu hangisi? Tek doğrusu hayaller kurup gerçeklerle yaşamak olan biri için, bardağın hep o azıcık dolu kısmına bakmak ne kadar zor biliyorum. Böyle bir mantığı anlayamıyorum da zaten.
Hayat bir oyun.Ve belki sürdürebilmek için bir mutluluk oyununa gereksinimimiz de var. Ama yaşadığımız acılar, yüreğimizi parçalara bölecek kadar gerçeklik taşıyorlar. O oyunda, bu yaşadıklarımıza da yer açtınız mı, söyler misiniz?
Böyle değildi evvelden bu işler. İnsanların canları yine sıkılırdı, sıkıntıları çokta çabuk olmasa da geçerdi. Bir daha ki sıkıntıda, bir öncekinden silinememiş, sindirilememiş hüzünler var olmazdı.
Şimdi zamanın boşluğuna düşmüş gibiyiz. Yaşadığımız her sıkıntının bizde bıraktığı tortular, görünmeyen bir yerde, için için birikiyorlar. Her seferinde onlar yenileniyorlar; biz eskiyor, yıpranıyoruz.
En azından benim kadar bir hastalıklı mutsuzluk haline yakalanmamışsanız henüz, "diğerleri" sıfatından kurtulma olasılığınız yüksek. Ama ben hala "diğerleri"ndenim.
Bi git başımdan Pollyanna ya, bi git ya...
Ocak/2008
Sevimsiz ve çokça sinir bozucu bir kendini kandırma haline, mutluluk deniyor olmasına ne kadar sinir oluyorum bir bilseniz. Ama bilmiyorum da doğrusu hangisi? Tek doğrusu hayaller kurup gerçeklerle yaşamak olan biri için, bardağın hep o azıcık dolu kısmına bakmak ne kadar zor biliyorum. Böyle bir mantığı anlayamıyorum da zaten.
Hayat bir oyun.Ve belki sürdürebilmek için bir mutluluk oyununa gereksinimimiz de var. Ama yaşadığımız acılar, yüreğimizi parçalara bölecek kadar gerçeklik taşıyorlar. O oyunda, bu yaşadıklarımıza da yer açtınız mı, söyler misiniz?
Böyle değildi evvelden bu işler. İnsanların canları yine sıkılırdı, sıkıntıları çokta çabuk olmasa da geçerdi. Bir daha ki sıkıntıda, bir öncekinden silinememiş, sindirilememiş hüzünler var olmazdı.
Şimdi zamanın boşluğuna düşmüş gibiyiz. Yaşadığımız her sıkıntının bizde bıraktığı tortular, görünmeyen bir yerde, için için birikiyorlar. Her seferinde onlar yenileniyorlar; biz eskiyor, yıpranıyoruz.
En azından benim kadar bir hastalıklı mutsuzluk haline yakalanmamışsanız henüz, "diğerleri" sıfatından kurtulma olasılığınız yüksek. Ama ben hala "diğerleri"ndenim.
Bi git başımdan Pollyanna ya, bi git ya...
Ocak/2008
15 Ocak 2008 Salı
Susuyorum yine...
"...
Başka kokular, başka tatlar aramaktansa
hep aynı öyküyü yeniden anlatmaktansa
yaşadığımızın adı nedir diye sormaktansa
sana geldim
..." Bülent Ortaçgil
Üşüyorum...İçimde paylaşılmayı bekleyen cümlelerle uyandım bu sabaha da. Akşam uykuya dalarken, sabah uyanırken aklımdaki birçok şeyden en belirgini, bu çözümlenmeyi bekleyen düşünce. Yani şu cümle: Acaba?
Acaba olabilir mi? Acaba unuttu mu? Acaba o da aynı şeyleri düşünüyor mu?
Bir görünüp bir kaybolan umuduna, olabileceğine kanaat getirdikçe aklımdaki soruların çoğalışına, hiçbirşeyi yerli yerine oturtamayaşıma kafa yorarken, kimbilir daha neleri de göz ardı ediyorum.
Biliyorum böyle olmamalı. Biliyorum sabırsızlığımın beni nice yanlışlara sürükleyeceğini. Ama bir yandan da aynı soruyu soruyorum deli gibi, elimde değil.
Yokmuş gibi davranmam yanıltmasın seni. Zaten sen de beni yanıltırsın diye hala bu soruyu sadece kendi kendime soruşum.
Hayat çok garipmiş, yeniden ve yenileyerek öğreniyorum şimdi. Keşke söyleyebilecek daha iyi birşeylerim olsaydı. Nasıl daha iyi deme, ne bileyim işte. Daha net, daha güvenilir, daha emin birşeyler. Oysa ben, acabalar, keşkeler, belkiler arasında, bilinmezler içindeyim. Mesela bilmiyorum içimde olan nedir? Bilmedikçe korkuyor, derin bir umutsuzluğa bürünüyorum. Korkakça davranıyorum ama mecburum buna.
Susuyorum yine. Ve aklıma tek bir cümle geliyor. "Artık çocuk değiliz, susarakta birşeyler söyleyebiliriz." Tabi sadece anlayana...
Ocak/2008
Başka kokular, başka tatlar aramaktansa
hep aynı öyküyü yeniden anlatmaktansa
yaşadığımızın adı nedir diye sormaktansa
sana geldim
..." Bülent Ortaçgil
Üşüyorum...İçimde paylaşılmayı bekleyen cümlelerle uyandım bu sabaha da. Akşam uykuya dalarken, sabah uyanırken aklımdaki birçok şeyden en belirgini, bu çözümlenmeyi bekleyen düşünce. Yani şu cümle: Acaba?
Acaba olabilir mi? Acaba unuttu mu? Acaba o da aynı şeyleri düşünüyor mu?
Bir görünüp bir kaybolan umuduna, olabileceğine kanaat getirdikçe aklımdaki soruların çoğalışına, hiçbirşeyi yerli yerine oturtamayaşıma kafa yorarken, kimbilir daha neleri de göz ardı ediyorum.
Biliyorum böyle olmamalı. Biliyorum sabırsızlığımın beni nice yanlışlara sürükleyeceğini. Ama bir yandan da aynı soruyu soruyorum deli gibi, elimde değil.
Yokmuş gibi davranmam yanıltmasın seni. Zaten sen de beni yanıltırsın diye hala bu soruyu sadece kendi kendime soruşum.
Hayat çok garipmiş, yeniden ve yenileyerek öğreniyorum şimdi. Keşke söyleyebilecek daha iyi birşeylerim olsaydı. Nasıl daha iyi deme, ne bileyim işte. Daha net, daha güvenilir, daha emin birşeyler. Oysa ben, acabalar, keşkeler, belkiler arasında, bilinmezler içindeyim. Mesela bilmiyorum içimde olan nedir? Bilmedikçe korkuyor, derin bir umutsuzluğa bürünüyorum. Korkakça davranıyorum ama mecburum buna.
Susuyorum yine. Ve aklıma tek bir cümle geliyor. "Artık çocuk değiliz, susarakta birşeyler söyleyebiliriz." Tabi sadece anlayana...
Ocak/2008
6 Ocak 2008 Pazar
Seçim...
"...
Gidersen bende hasret olur ve belki beni sevenler de özler..
Ama anladım ki özlemden hiç kimse ölmüyor;
ama ben ölüyorum..
Nefes alıyorum önemsiyorum ve gitmek istiyorum..
Anladım ki hasret, yeni bir aşka kadar sürüyor..
Sevdiklerim ve beni sevenler bağışlayın;
su akıyor ve ben gidiyorum" Tucay Akdoğan
Bir noktada kilitlenmiş dalıp giden gözlerinin, gelecek misafirin değil, bilindik bir can sıkıntısının alarm zili olduğunun, sende farkında olduğunda. İçinden yine de güzel şeyler söylemek geçerken, birşeyler başarabilmek isterken hani. Yapabileceklerinin rotasının umduğun yönde olmamasına iç geçirdiğinde belki de. Ya da farkında olduğun gerçekliğinin, hayallerinin çok uzağına düştüğünü anladığında. Tüm bunlar, bir ömrün haritasında kendini nereye koyacağını bilememek gibi bunaltıcı, öyle değil mi?
Bir merhaba, iki satır yazı, eski bir aşkın anıları alıp götürmek istediğinde seni; oturduğun yatağın kıyısından, dalgalı denizlere. Sen de denizi bu kadar severken üstelik.
Ve yine aynı sen, fırtınalara yenik, korkak bir kaptan gibi direndiğinde bu gitmelere. Neyi çözmüş olabilirsin ki direnmekle? Aslında direnmek, bir karşı duruştur, bir kimlik beyanıdır cesurca. Ama nerede, neye karşı olduğunu iyi bilmek gerekir.
Sevmediğin hiçbirşeye bilinçli bir ikiyüzlülükle yaklaşamadığın gibi, olamayacağını bildiğin hiçbirşeye de böyle bir sahtekarlıkla bakamadın. Birgün, sırf bu yüzden, herkesi karşında ve kendini de yapayalnız bulduğunda; hala kendi doğruların için mücadele ediyorsan eğer, direnmek işte o zaman herşeye değer.
Şimdi sus pus halinle bir boşluğa bakışın, gelecek bir fırtınanın sinyaliyse eğer; biriktirme damla damla gelen sıkıntılarını. Varsay ki bir denizin ortasında tek başınasın. Kurtulmak için tek çaren ise çaba sarfetmen.Yelkenleri suya indirme! Seni alt etmeye çalışan rüzgara siper et ve devam et, seni bekleyen açık denizlere gidişine.
Fırtınasız bir denizin garantisini veremeyeceğim sana ama sevdiğin bir yerde olmanın mutluluğunu yaşayacak olmanın garantisi yeter sanırım sana?
Bir kıyıdan seyre dalmanın dinginliğine ulaşamayacaksanda; aynı kıyıdan, akıp giden ömrüne seyirci kalmanın sıkıntısıdan arınmak var işin ucunda...
Ocak/2008
Gidersen bende hasret olur ve belki beni sevenler de özler..
Ama anladım ki özlemden hiç kimse ölmüyor;
ama ben ölüyorum..
Nefes alıyorum önemsiyorum ve gitmek istiyorum..
Anladım ki hasret, yeni bir aşka kadar sürüyor..
Sevdiklerim ve beni sevenler bağışlayın;
su akıyor ve ben gidiyorum" Tucay Akdoğan
Bir noktada kilitlenmiş dalıp giden gözlerinin, gelecek misafirin değil, bilindik bir can sıkıntısının alarm zili olduğunun, sende farkında olduğunda. İçinden yine de güzel şeyler söylemek geçerken, birşeyler başarabilmek isterken hani. Yapabileceklerinin rotasının umduğun yönde olmamasına iç geçirdiğinde belki de. Ya da farkında olduğun gerçekliğinin, hayallerinin çok uzağına düştüğünü anladığında. Tüm bunlar, bir ömrün haritasında kendini nereye koyacağını bilememek gibi bunaltıcı, öyle değil mi?
Bir merhaba, iki satır yazı, eski bir aşkın anıları alıp götürmek istediğinde seni; oturduğun yatağın kıyısından, dalgalı denizlere. Sen de denizi bu kadar severken üstelik.
Ve yine aynı sen, fırtınalara yenik, korkak bir kaptan gibi direndiğinde bu gitmelere. Neyi çözmüş olabilirsin ki direnmekle? Aslında direnmek, bir karşı duruştur, bir kimlik beyanıdır cesurca. Ama nerede, neye karşı olduğunu iyi bilmek gerekir.
Sevmediğin hiçbirşeye bilinçli bir ikiyüzlülükle yaklaşamadığın gibi, olamayacağını bildiğin hiçbirşeye de böyle bir sahtekarlıkla bakamadın. Birgün, sırf bu yüzden, herkesi karşında ve kendini de yapayalnız bulduğunda; hala kendi doğruların için mücadele ediyorsan eğer, direnmek işte o zaman herşeye değer.
Şimdi sus pus halinle bir boşluğa bakışın, gelecek bir fırtınanın sinyaliyse eğer; biriktirme damla damla gelen sıkıntılarını. Varsay ki bir denizin ortasında tek başınasın. Kurtulmak için tek çaren ise çaba sarfetmen.Yelkenleri suya indirme! Seni alt etmeye çalışan rüzgara siper et ve devam et, seni bekleyen açık denizlere gidişine.
Fırtınasız bir denizin garantisini veremeyeceğim sana ama sevdiğin bir yerde olmanın mutluluğunu yaşayacak olmanın garantisi yeter sanırım sana?
Bir kıyıdan seyre dalmanın dinginliğine ulaşamayacaksanda; aynı kıyıdan, akıp giden ömrüne seyirci kalmanın sıkıntısıdan arınmak var işin ucunda...
Ocak/2008
26 Aralık 2007 Çarşamba
Takvimlerden haberin yok mu?
Bir zamanların şenlikli, belki de bazen, ses ve karmaşanın merkezi olmasından bıkılmış eski bir ev. Karşıda dağlar, diğer köyler; sağ tarafta o tanıdık elma ağacı.
Kapının girişinde, güneşi yolcu eden ev sahibi gibi bir bekleyiş var.
Ailedeki yaşlılar teker teker göçüyorlar bu diyardan, kalanlar ise yaşlanıyor. Genç nesil, başka şehirler seçiyor, hayatını sürdürmek için. Ve sonuçta kaçınılmaz bir yalnızlık ve ıssızlık yeri oluyor buralar. Kalabalık, eğlenceli sofraların kurulduğu o ev olmaktan artık çok uzak.
Bahsettiğim bir köy evi, bizim köyde bulunan. Dün gece, ansızın bir rüyanın ortasında, kendimi orada buldum. O kadar sessizdi ki, ürktüm. Aslında ben korkmazdım sessizlikten. Belki de korkutan sessizlik değil, oraların bu hale gelmesiydi. Yani delicesine akıp geçen zaman korkuttu beni. Ne çabuk geçmişti onca yıl, hiç farkına varmadan. Her şey nasılda hızla uzağımızda kalmıştı.
Annem mesela. Ben hep aynı yaşta, hep aynı görünüşte kalacak sanırdım annemi. İğneye iplik geçirmekte zorlandığında ya da bir şey yapabilmek için gözlüğe gereksinim duymaya başladığında, durup "buralara ne zaman vardık ki?" diye sormuştum kendime. Bilmiyordum, bilmiyorduk. Hiçbirimiz farkında değildik çünkü. Ama zaman geçiyordu. En sıkıcı anlarda geçmiyormuş gibi gelmesine rağmen hem de. Şimdi neyin hesabı bu tuttuğum, onu da bilmiyorum.
Kimliği belirsiz yarınların hapsettiği bir gelecek var önümde. Yeni bir yıl daha geliyor yine. Unutmadığım, unutamadığım, yaşadığım her şey heybemde. Yeni umutlar, yeni heyecanlar düşlüyorum şu gelen yılın arifesinde.
Umarım düşlerimiz kadar özgür ve mutlu yeni zamanlar ayırabiliriz kendimize, geçen yılda olduğu gibi çok geç kalmadan. Unutmayın, bu yıl da yine çok hızlı akacaktır zaman.
Aralık/2007
Kapının girişinde, güneşi yolcu eden ev sahibi gibi bir bekleyiş var.
Ailedeki yaşlılar teker teker göçüyorlar bu diyardan, kalanlar ise yaşlanıyor. Genç nesil, başka şehirler seçiyor, hayatını sürdürmek için. Ve sonuçta kaçınılmaz bir yalnızlık ve ıssızlık yeri oluyor buralar. Kalabalık, eğlenceli sofraların kurulduğu o ev olmaktan artık çok uzak.
Bahsettiğim bir köy evi, bizim köyde bulunan. Dün gece, ansızın bir rüyanın ortasında, kendimi orada buldum. O kadar sessizdi ki, ürktüm. Aslında ben korkmazdım sessizlikten. Belki de korkutan sessizlik değil, oraların bu hale gelmesiydi. Yani delicesine akıp geçen zaman korkuttu beni. Ne çabuk geçmişti onca yıl, hiç farkına varmadan. Her şey nasılda hızla uzağımızda kalmıştı.
Annem mesela. Ben hep aynı yaşta, hep aynı görünüşte kalacak sanırdım annemi. İğneye iplik geçirmekte zorlandığında ya da bir şey yapabilmek için gözlüğe gereksinim duymaya başladığında, durup "buralara ne zaman vardık ki?" diye sormuştum kendime. Bilmiyordum, bilmiyorduk. Hiçbirimiz farkında değildik çünkü. Ama zaman geçiyordu. En sıkıcı anlarda geçmiyormuş gibi gelmesine rağmen hem de. Şimdi neyin hesabı bu tuttuğum, onu da bilmiyorum.
Kimliği belirsiz yarınların hapsettiği bir gelecek var önümde. Yeni bir yıl daha geliyor yine. Unutmadığım, unutamadığım, yaşadığım her şey heybemde. Yeni umutlar, yeni heyecanlar düşlüyorum şu gelen yılın arifesinde.
Umarım düşlerimiz kadar özgür ve mutlu yeni zamanlar ayırabiliriz kendimize, geçen yılda olduğu gibi çok geç kalmadan. Unutmayın, bu yıl da yine çok hızlı akacaktır zaman.
Aralık/2007
22 Aralık 2007 Cumartesi
Bayramlar bayram olsa...
Kimsenin anlam veremediği bakışlar, alabildiğine bir deniz manzarasında dolanan. Aranan bir bayram havası, bayram kokusu.
Bir omuza yaslamak varken, bir vapurun penceresine dayadığı dirseğinden güç alan ellerine yasladığı başını, bir bayram coşkusuyla kaldırmak isterdi o da, yastığından. Ama olmuyordu nicedir. Gidilemeyen, uzakta bir yer gibi duymak istediği heyecan. "Yol yokuş, yük ağır", istese de gidemiyor insan.
Cıvıl cıvıl ama birbirine aman vermeyen üç küçük arkadaş var yanımızda. Anneleri, muhtemelen arada bir, "büyüselerde biraz rahatlasak" diyorlardı. Ama büyüdükçe, onlar çocuk sevinçlerinden uzaklaşacak, anneleri ise daha başka ve belki daha zor problemlerle karşılaşacaklardı. Onun ise tek bildiği, bayramın artık sadece bu ufaklıkları mutlu ettiğiydi. Belki yokluk, yoksunluk; belki yalnızlık, uzaklık; belki de daha başka nedenlerden tadı yoktu bayramların.
"Hiçbir zaman hayat bayram olmadı
ya da her nefes alışımız bayramdı." diye mırıldandı içinden.
Ya herşey manasız, tadsız; herkes mutsuzdu ya da dün izlediği mahkumlarla yapılan röportajda farkettiği gibi, özgürce aldığı her nefes bayramdı.
Bir apartmanda çaldıkları kapıdan, çikolata ya da şekerle değil, harçlıkla ayrılan çocukların neşeli fısıldaşmaları; yeni kıyafetlerinin mutlulukları sadece, bize bayram olduğunu anımsatan. "Bayram" hala çok neşeli ve mutlu bir kelime. Ah bir de bayramlar bayram olsa...
Aralık/2007
Bir omuza yaslamak varken, bir vapurun penceresine dayadığı dirseğinden güç alan ellerine yasladığı başını, bir bayram coşkusuyla kaldırmak isterdi o da, yastığından. Ama olmuyordu nicedir. Gidilemeyen, uzakta bir yer gibi duymak istediği heyecan. "Yol yokuş, yük ağır", istese de gidemiyor insan.
Cıvıl cıvıl ama birbirine aman vermeyen üç küçük arkadaş var yanımızda. Anneleri, muhtemelen arada bir, "büyüselerde biraz rahatlasak" diyorlardı. Ama büyüdükçe, onlar çocuk sevinçlerinden uzaklaşacak, anneleri ise daha başka ve belki daha zor problemlerle karşılaşacaklardı. Onun ise tek bildiği, bayramın artık sadece bu ufaklıkları mutlu ettiğiydi. Belki yokluk, yoksunluk; belki yalnızlık, uzaklık; belki de daha başka nedenlerden tadı yoktu bayramların.
"Hiçbir zaman hayat bayram olmadı
ya da her nefes alışımız bayramdı." diye mırıldandı içinden.
Ya herşey manasız, tadsız; herkes mutsuzdu ya da dün izlediği mahkumlarla yapılan röportajda farkettiği gibi, özgürce aldığı her nefes bayramdı.
Bir apartmanda çaldıkları kapıdan, çikolata ya da şekerle değil, harçlıkla ayrılan çocukların neşeli fısıldaşmaları; yeni kıyafetlerinin mutlulukları sadece, bize bayram olduğunu anımsatan. "Bayram" hala çok neşeli ve mutlu bir kelime. Ah bir de bayramlar bayram olsa...
Aralık/2007
12 Aralık 2007 Çarşamba
Ayrılık...
Dinlediğim bir ayrılık hikayesinin yansımasıdır yazdıklarım. Sahibine ithafen...
Başka yollar düşlüyormuşuz seninle, bambaşkaymış isteklerimiz. Halbuki en başında, baktığımız farklı yönlerin buluşacağı renkli bir hayat resmi yapabileceğimizi ummuştum. Daha doğrusu bunu beraber umuyoruz sanmıştım. Anladım ki, bu resmi sadece ben boyamışım.
Büyük hatalarım oldu benim. Sadece sevgi yeter, seni bu kadar seviyorken bütün problemler geçer sanmıştım. Oysa ne aptalmışım. İlişkiyi başlatmak için verdiğin mücadeleyi, yaşadığımız her anda yüzüme vurmuşsun sen, bunun öcünü alır gibi davranmışsın. Seninleyken herşeyi erteliyordum ben, sana olan kızgınlıklarımı bile ertelemişim, kızamamışım sana.
Tanıdığım; akan, dökülen yerlerini bildiğim bir sığınak sanmışım seni. "Yanlış anlamışsındır." diyor, seni tanıyan herkes. Tıpkı benim gibi sana güveniyorlar. Keşke bu kadar basit olsa herşey. Birgün yaşadığım herşeye bu kadar yabancı kalabileceğimi tahmin bile edemezdim. Neden biriktirmişim ki bu kadar şeyi.
Mücadelenin de, mutluluğun da tek başına yaşandığı bir ilişkiymiş bizimki. Maalesef ki, herşeye rağmen özlüyorum seni, ne acı.
Sevgimle yaşadıklarımın kıskacında geçiriyorum günlerimi. Neye mal olursa olsun, bitmeli içimde bulunan sevgin. Kolay kazanılmış paralar gibi kolay harcamak, tüketmek istiyorum. Yok etmek istiyorum, bir daha hiç bulunmamacasına. Bir yandan da sinir olduğun, kızdığın şeyleri yapmak; canını yakmak istiyorum.
Nedir bu karmaşa, ne hale getirdin beni? Tanıyamıyorum artık kendimi. Göremiyorum baktığım aynalarda, bulamıyorum söylediğim kelimelerde ya da davranışlarımda.
Hiç bana benzemiyor yokluğundan arttırdığım halim.
Senden ayrılmak, çok zormuş be sevgilim!
Aralık/2007
Başka yollar düşlüyormuşuz seninle, bambaşkaymış isteklerimiz. Halbuki en başında, baktığımız farklı yönlerin buluşacağı renkli bir hayat resmi yapabileceğimizi ummuştum. Daha doğrusu bunu beraber umuyoruz sanmıştım. Anladım ki, bu resmi sadece ben boyamışım.
Büyük hatalarım oldu benim. Sadece sevgi yeter, seni bu kadar seviyorken bütün problemler geçer sanmıştım. Oysa ne aptalmışım. İlişkiyi başlatmak için verdiğin mücadeleyi, yaşadığımız her anda yüzüme vurmuşsun sen, bunun öcünü alır gibi davranmışsın. Seninleyken herşeyi erteliyordum ben, sana olan kızgınlıklarımı bile ertelemişim, kızamamışım sana.
Tanıdığım; akan, dökülen yerlerini bildiğim bir sığınak sanmışım seni. "Yanlış anlamışsındır." diyor, seni tanıyan herkes. Tıpkı benim gibi sana güveniyorlar. Keşke bu kadar basit olsa herşey. Birgün yaşadığım herşeye bu kadar yabancı kalabileceğimi tahmin bile edemezdim. Neden biriktirmişim ki bu kadar şeyi.
Mücadelenin de, mutluluğun da tek başına yaşandığı bir ilişkiymiş bizimki. Maalesef ki, herşeye rağmen özlüyorum seni, ne acı.
Sevgimle yaşadıklarımın kıskacında geçiriyorum günlerimi. Neye mal olursa olsun, bitmeli içimde bulunan sevgin. Kolay kazanılmış paralar gibi kolay harcamak, tüketmek istiyorum. Yok etmek istiyorum, bir daha hiç bulunmamacasına. Bir yandan da sinir olduğun, kızdığın şeyleri yapmak; canını yakmak istiyorum.
Nedir bu karmaşa, ne hale getirdin beni? Tanıyamıyorum artık kendimi. Göremiyorum baktığım aynalarda, bulamıyorum söylediğim kelimelerde ya da davranışlarımda.
Hiç bana benzemiyor yokluğundan arttırdığım halim.
Senden ayrılmak, çok zormuş be sevgilim!
Aralık/2007
10 Aralık 2007 Pazartesi
Ne geçmiş tükendi, ne yarınlar...
11 Aralık...
Aslında bir farkı yok diğer günlerden. Benim için mahsup etme zamanı, kötülükleri iyiliklerden.
Bir envanter çıkardım, geçen yılıma ait. Giderek daha garip bir hal alıyor doğum günleri. Hayır, yaş korkusu değil; belki de henüz değil demeliyim. Önceden beklentilerim olurdu özel günlere dair. Farkettim ki, artık hiçbirşey beklemiyorum. Belki de bu yüzden, ilk defa bir doğum günü pastasını üflemek, benim için sürpriz oldu ve gördüğümde, ağlamaklı oldum.
Keşkeler, acabalar, belkiler, imkansızlar; vuruşup, yenişmeye çalışıyorlar aklımda. Bak bir yıl ne de çabuk geçti, bu kadar karmaşaya zaman yok aslında. Anlayamasamda neden bu acele, bende sürükleniyorum esen rüzgarla.
Doğum günleri, uzun yolculukların ihtiyaç molaları gibi artık. Ya da soluk soluğa yürünmüş yolların, nefes alma araları. Kaldığım yerden devam ederken; bana güç, mutluluk veren, gördüğüm bütün güzel yüzlere, teşekkürü bir borç bilirim. İyi ki varsınız, iyi ki...
Aralık/2007
Aslında bir farkı yok diğer günlerden. Benim için mahsup etme zamanı, kötülükleri iyiliklerden.
Bir envanter çıkardım, geçen yılıma ait. Giderek daha garip bir hal alıyor doğum günleri. Hayır, yaş korkusu değil; belki de henüz değil demeliyim. Önceden beklentilerim olurdu özel günlere dair. Farkettim ki, artık hiçbirşey beklemiyorum. Belki de bu yüzden, ilk defa bir doğum günü pastasını üflemek, benim için sürpriz oldu ve gördüğümde, ağlamaklı oldum.
Keşkeler, acabalar, belkiler, imkansızlar; vuruşup, yenişmeye çalışıyorlar aklımda. Bak bir yıl ne de çabuk geçti, bu kadar karmaşaya zaman yok aslında. Anlayamasamda neden bu acele, bende sürükleniyorum esen rüzgarla.
Doğum günleri, uzun yolculukların ihtiyaç molaları gibi artık. Ya da soluk soluğa yürünmüş yolların, nefes alma araları. Kaldığım yerden devam ederken; bana güç, mutluluk veren, gördüğüm bütün güzel yüzlere, teşekkürü bir borç bilirim. İyi ki varsınız, iyi ki...
Aralık/2007
5 Aralık 2007 Çarşamba
Koru Beni...
Sokaktan, anneye söz verildiği saatlerde dönülmeyen zamanlar. Oyunun tadına doyulamadığı güzel zamanlar hani.
Annem, "saat kaç oldu, nerdesiniz?" deyip içeri girdikten sonra, kuzu kuzu evin yolunu tutarken; kapıyı çalmadan, ufaktan bir tartışma başlatırdık kardeşimle aramızda. Önceden konuşulmuş olmamasına rağmen, imzalanan bir antlaşmanın gereği gibi, birbirimize atılan bir bakış, "koru beni" demek gibiydi. Bir tartışma yaratırsak, eve geç girmiş olmamızın önemini yitireceğini düşünerek, söylerdik içimizdekileri bir güzel. O duygu dün yaşanmış gibi taze hala. Bir kokuyu almak ister gibi, gözlerimi kapatıp arandığımda bulduğum.
"Koru beni", bir savaş filminin repliği gibi duruyor daha çok. Koruma, savunma refleksiyle bütünleşmiş biri olarak, bana öyle gelmesi doğal belki de. Ama sevgiyle söylenmiş olanına gıpta ediyorum yine de.
"...
Gün gibi aşikar, zaman kadar çaresiz
Umulmadık zamanlardır katilim.
Farkına varmadan çoğalırken dertlerim,
Tüm bunlardan koru beni.
...
Acımasız sonbahardan, içimdeki korkulardan,
Paramparça sevdalardan koru beni." diyor şarkı.
İçimde görünmeyen bir yere sakladığım korunma istemini harekete geçiriyor okuduğumda. Hayalini kurduklarımı seriyor göz önüne. Filmlerden, kitaplardan, şarkılardan biriktirdiklerimi de katıyor ardına, yakınlaştıkça çoğalan bir çığ oluyor.
Tutunacak bir dal aramak gibi bu. Kötü bir günün tam ortasındayken, sevdiğin birini ya da kavuşmayı beklediğin mutlu bir haberi düşünmek gibi. Kötülüklerden korunmak için, sevdiğin şeylere sığınmak gibi.
Bir daha ne zaman bunu söyleyecek kadar güvenip, üstüne de sevgimi katacağım acaba?
Çok mu imkansız?
Yapmayın, bu kadar acımasız olmayın...
Aralık/2007
Annem, "saat kaç oldu, nerdesiniz?" deyip içeri girdikten sonra, kuzu kuzu evin yolunu tutarken; kapıyı çalmadan, ufaktan bir tartışma başlatırdık kardeşimle aramızda. Önceden konuşulmuş olmamasına rağmen, imzalanan bir antlaşmanın gereği gibi, birbirimize atılan bir bakış, "koru beni" demek gibiydi. Bir tartışma yaratırsak, eve geç girmiş olmamızın önemini yitireceğini düşünerek, söylerdik içimizdekileri bir güzel. O duygu dün yaşanmış gibi taze hala. Bir kokuyu almak ister gibi, gözlerimi kapatıp arandığımda bulduğum.
"Koru beni", bir savaş filminin repliği gibi duruyor daha çok. Koruma, savunma refleksiyle bütünleşmiş biri olarak, bana öyle gelmesi doğal belki de. Ama sevgiyle söylenmiş olanına gıpta ediyorum yine de.
"...
Gün gibi aşikar, zaman kadar çaresiz
Umulmadık zamanlardır katilim.
Farkına varmadan çoğalırken dertlerim,
Tüm bunlardan koru beni.
...
Acımasız sonbahardan, içimdeki korkulardan,
Paramparça sevdalardan koru beni." diyor şarkı.
İçimde görünmeyen bir yere sakladığım korunma istemini harekete geçiriyor okuduğumda. Hayalini kurduklarımı seriyor göz önüne. Filmlerden, kitaplardan, şarkılardan biriktirdiklerimi de katıyor ardına, yakınlaştıkça çoğalan bir çığ oluyor.
Tutunacak bir dal aramak gibi bu. Kötü bir günün tam ortasındayken, sevdiğin birini ya da kavuşmayı beklediğin mutlu bir haberi düşünmek gibi. Kötülüklerden korunmak için, sevdiğin şeylere sığınmak gibi.
Bir daha ne zaman bunu söyleyecek kadar güvenip, üstüne de sevgimi katacağım acaba?
Çok mu imkansız?
Yapmayın, bu kadar acımasız olmayın...
Aralık/2007
Kaydol:
Yorumlar (Atom)












.jpg)
